Uygarlığın gelişimiyle insanların mutluluğu arasında ters bir orantı olması dünyayı büyük bir kaos ortamına sürüklemektedir. Bu kaos ortamından etkilenen insanımız uygarlığın kendilerine yüklediği ağır koşullar altında ezilmektedir.
Bugün uygar dünyada aile başta olmak üzere değerlerin çözülerek çürümeye yüz tutması, toplumsal dokunun yaralanması gibi büyük sorunlarla karşı karşıyayız. Ne yazık ki, maddi kalkınma ve refah her zaman insanın iç huzurunu, mutluluğunu, barışı ve sevgiyi sağlayamamaktadır.
Topluma yönelik haksızlığın bildik hüzünlü öyküleri, geleneksel ön kabuller, toplumun ve belli başlı insanlarımızın duyarsızlığı ile büyüyor. İşlenen adaletsizlik yalnızca ekonomimize zarar vermiyor, insanımızın öz saygısını, haksızlığa direnme ve hak arama arzusunu zayıflatıyor veya yok ediyor.
Hiç kimsenin sorgulayamadığı vede birilerininde birilerine yaranmak uğruna hak adına eylemde yanında göründüğü haksızlıklar ne yazıkki magazinleştirilerek sunuluyor. Suçlular "mağdur" ilan ediliyor. Yanlışlar, cehalet ve geleneksel önyargılarla, ayrımcı politikalarla muhafazakar insanlar eliyle meşrulaştırılıyor.
Saati durmuş olanlar, nasıl bir hız çağında yaşadığımızı hala kavrayamamış olanlar, eski zaman ölçüleriyle düşünenler, yaşadığımız bugünün temposunu anlamakta ne yazık ki güçlük çekiyorlar. Adeta zamanı, geçmiş zaman ve geniş zaman olarak sadece iki kategori içinde algılıyorlar. Onun için acele etmiyorlar.
Günümüz insanının bir kısmının bol zamanları var. Kahvede oyun oynayacak, oyalanıp zaman öldürecek ve toplumsal mekanizmayı sarsacak dedikoduları üretecek kadar bol vakitleri var. Bizler, yıllarını bu zaman özürlü anlayışlarla kaybetmedi mi? Şimdi bize kaybettiğimiz yılları kim geri verebilir?
Şairin dediği gibi; 'Her gün bir taş-ı bina-yı ömrümün düşdi yere/Can yatar gafil gönül oldu viran bihaber/Ağlayıp nalan edip düştün yola tenha garib/ Lakin göçmüş cümle kervan bihaber...' (Niyazi Mısri)
Uyanıp yola çıktığımızda bir de baktık ki kervan göçmüş, gitmiş, medeniyet kafilesi yol almış gitmiş. Şimdi arkadan yetişmeye çalışıyoruz. Ne var ki geçen gün geri gelmiyor.
İnsanlarımızın ömür binasından her gün bir taş eksilten zaman hırsızları, şimdi de gençlerimizin önünü açacakları yerde onların yolunu kesmeye çalışıyor.
Sonradan ağlayıp, inlemenin kimseye faydası olmadığını anlayamayanlar, bugünden zamana sahip çıkılması gerektiğini öğrenmelidirler. Zamanını kontrol edemeyenler için gelecek bulunmadığını bilmelidirler, Onlar, geçmişte yaşamaya mahkum olurlar. Yol alıp ilerleyenleri de geriden, boynu bükük seyrederler. Geleceği geçmişle karıştıranlar, yarını bugünden harcayanlar çölün ortasında kendi kaderleriyle baş başa yaşamaya mahkum olurlar. Bilmelidirler ki bizim, onlara eşlik etmeye hiç niyetimiz yok.
Dostlukla, içtenlikle görmek lazımdır ki topluluklar ileriye doğru koşuyor. İnsanlarımızın derdini yüreğinde hisseden hiç kimse ama hiç kimse, dünyanın ritmine paralel işleyen bu saati durdurmaya çalışmasın. Etrafımızda birilerinin saati durmuş olabilir. Duran saat günde iki defa doğruyu da gösterebilir. Hatta birileri, geçmişte yaşamayı, bugüne asla dönmemeyi de seçmiş olabilir. Ama bizim böyle bir hakkımız, böyle bir lüksümüz yok. Unutmayalım, bu günlerin çetelesini, hesabını genç nesil tutuyor.
Geçmişte olduğu gibi bugünde, incir çekirdeğini doldurmaz gerekçelerle insanlarımızın nasıl birlik olamadığını ve bu ayrılıklarla nasıl ağır bedeller ödetildiği ve nemelazım ların getirdiği sonuçlar hafızalardan silinemez. Bugünün değerlendirmesini düne bakarak yapmak lazım. Bugün çözüm bulmaya çalışılan sorunların başladığı zamanı ve yeri bilmek ve çözüm arayanların çözümsüzlüğü yıllarca nasıl çözüm olarak sunduklarını artık görmek gerekir. Bugün sorunların çözüm noktasında ahkam kesenlerin ve onun yanında yer alanların yıllarca söyleminde haksızlığa uğrayanların yanında, eylemde ise haksızlık yapanların yanında yer aldıklarını, insanlarımız haksızların haksız kazanımlarına bakarak artık görmüşlerdir.
Milli ve manevi değerlerimizin en yücesi, mübarek ve mukaddes olan varlığını yüreğinden çıkarıp kalplerinden silerek bir çırpıda atanların, bu eyleminde kendini haklı çıkarmak uğruna kutsal varlıklarını ağzında sakız olarak çiğneyip ayaklar altına alanların sosyal toplumun beyin tümürü oldukları bu noktada incir çekirdeğini doldurmayan sebepsiz gerekçelerini yerküreye dahi sığdıramadıklarını acıyarak görmekteyiz.
Hayattaki tek sermayesi kin, nefret, tefrik, duygusuzluk, merhametsizlik, dedikodu, diyalogsuzluk vede sosyoloji biliminin henüz adını koyamadığı sosyal hastalıkları üzerinde taşıyan bu insanların insanlığa verdikleri veba’nın hesabının sorulacağı günü hatırlamaları artık inançlarının gereği olmalıdır.
Cemiyetin esas unsuru olan aile bağlarını nefsani menfaatleri için gevşetenler nihai felaketi hazırlar ve cemiyeti ölüme götürür. Toplum içerisinde insanlıktan nasiplenmemiş insafsız canavarların kin, haset ve düşmanlık mayası katarak timsah gözyaşlarıyla yoğurdukları yalan ve iftira hamurlarını pişirip ferasetten yoksun kişilere ve sözüm ona toplumun okumuş söz sahibi elit tabakasına yedirdiği ekmeğin doğurduğu kin ve nefret sancılarını dindirmek adına yine bu canavarın beyinleri uyuşturan, aklı devre dışı bırakarak hislerinin esiri yapan teselli ve telkinleriyle tedavi olmaya çalışmaları, kendilerini kendilerinden bir parça olan sözde düşmanlarının dünyasından uzaklaştırdığını ve kendilerine uzatılan zeytin dallarının algıladıkları şekilde artık kaktüs olacağını, bütün diyalog yollarını kapadıkları son noktada kalemlerin kırıldığını bilmelidirler.
Aile bağlarının pamuk ipliğiyle bağlandığını bağların bu kadar basitçe kopmasından göremeyenler deve kuşu misali kafasını kuma gömenlerdir. Kopan bu bağların cemiyetin yüreğinde yüksek şiddetli bir deprem gibi enkazlar ve acılar meydana getirdiğini hissetmedikleri ve ancak son kullanma tarihi geçmiş malların evden çıkarılıp atılacağı ve bir daha eve alınmayacağını anlayamayanların anlayamadıkları husus evden attıkları bu malın kutsal bir varlık olduğu ve son kullanma tarihi ise inanç harfleriyle büyük puntolarla şefkatlere yazılmış tarihtir. En vahşi yaratığın bile içgüdüsel şefkatten mahrum olmadığı bu fani dünyada Şefkatleri olmayanlar bilmelidirler ki yürek devletindeki hesaplar kapatılmıştır.
Sanalda kendilerini gizleyenlerin gizli ve aşikar olan heryerde Allah tan korkulması inancını hatırlamaları ve kendilerini birilerinin gözetlediğini ve bugün gizli olanların yarın sırlar dünyasında açıklanacağını hatırlamaları gerekir. Bir insan karşısındakini suçlamadan önce birkez olsun kendi düşüncelerine, seçimlerine ve iç dünyasına bakması gerekmezmi. Dostlukları, arkadaşlıkları ve sevgiyi kaybetmek yerine inşa etmek kazanım olmazmı. Kişinin dünyasında barındırdığı kin, nefret ve haset gibi hasletler ancak kendi ruhunda taşımaya mahkum olduğu ağır yüklerdir. Bunlarla karşısındakine değil bilakis kendisine kötülük yaptığının farkında değildir.
Haklıdan yana haksızlığa karşı olduğunu söyleyenler bilmelidirler ki, harekette birlik olmazsa fikirlerdeki birlik faydasızdır. Hakkını arayamayanların hakkıyla beraber şerefini de kaybettikleri bir gerçektir. Namuslu insanlar da, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, mücadeleyi kaybederler.
Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki güçlü toplum olmak inancımızın gereği olan ötekini farklılıklarıyla kabul etme akılcılığında uzlaşmaktan geçer. İttifak edemeyenler hiç olmazsa ihtilaf çıkarmasınlar. Çekişme dönemleri her zaman güçsüzlük kaynağı olmuş, beyinleri ve duyguları köreltmiş, güvensizliği doğurmuş ve dostlukları bitirmiştir. Bunu yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.
|